Wednesday, 7 March 2018

A memo, Burası new york Amerika, Evler karıstı bulutlara


2016 yazinda Amerika Birlesik Devletleri`nin Dogu yakasinda bir konferansa katilacagimin belli olmasindan sonra, sonrasinda bi gezme plani mi yapsak, acaba planlar yetisir mi felan derken, Guven`le Amerika vizesine basvurduk. Basta pek olasi gorunmese de, eger ona da vize cikarsa, ucak fiyatlarina gore belki beraber gezmeler planlariz dedik. Garip ama cabuk bir vize deneyiminden sonra (Viyana`da USA buyukelciliginde Almanca yerine Ingilizce konusmak istememiz uzerine azarlanmamiz garip degil de neydi?), kisa bir sure icerisinde hem bana hem Guven`e vize cikti. Efsane degil gercekmis, 10 senelik. Bilet fiyatlari da tahminimizin altinda olunca, Guven`e de ani bir kararla ucak bileti alip, gezmece tozmacayi planlamaya basladik. Ben Mount Snow`da katildigim konferans haftasindan sonra, Guven`le New york`ta bulustum. Devasa New york sehri hakkinda hicbirsey hicbiryer bilmezken, nerede bulusacagimizi bile kararlastirmak zor oldu. En son karar, bulusmanin en kolay olacagina kanaat getirdigimiz, havaalani oldu. Temmuzun son gecesi bulusup, `couchsurfing` sayesinde haberlestigimiz ve bizi evine kabul eden Harry`nin evine vardik. 

Harry Bronx`ta oturuyor. Biz de Bronx`un sokaklarinin tehlikeli olabilecegine dair birkac birsey duydugumuzdan, ben oncesinde Harry`ye gece gelecegimizi ve bunun sikinti olup olmayacagini sordum. Pek net olmamakla beraber, bolgenin genelde guvenli oldugunu soyledi. Biz neyle karsilasacagimizi bilmedigimizden, biraz tedirgin, iki bucuk saatten fazla suren bir metro yolculugundan sonra havaalanindan Harry`nin evine vardik. Metro gecenin bir bucugunda tiklim tikisti. New york`a varir varmaz, vagondaki tek beyaz bireylerin biz olmasi acikcasi biraz degisik hissettirdi. Tedirginlik diyemeyecegim, ama biraz boyle garip. Avrupa`da Amerika`daki kadar siyahi olmamasindan dolayi, pek aliskin degiliz demekki (aliskiniz sanirdim ama degilmisiz). 

Bronx`ta kaldigimiz 2 gun suresince ne metroda ne sokakta hic bir sorun yasamadik. Ama Bronx`la ilgili sonradan duydugumuz paralel sokaklarin bile birbirinden cok farkli olabildigi yonundeydi. Harry, Bronx`un islah edilmis, suctan arindirilmis bir bolgesinde oturuyordu. Kendisi dis cerrahi olarak evinin karsisindaki hastanede uzmanligini yapiyor. Iran-Ermeni asilli bir Amerikan. Anne-babasi Harry cocukken Amerika`ya gocmus, bi daha da bizim cografyaya ugramamis. Her doktor gibi cok yogun oldugundan -devamli ameliyatlarindan bahsetmesinden isini seven bir dis doktoru oldugunu anlamistik- disarda beraber vakit geciremedik ama sabahlari beraber guzel kahvaltilar yaptik. Kalkip beraber hazirladigimiz kahvaltilari, bol sohbet esliginde yaptik. Cok sicak biriydi, genel gecer bir kural degil tabi ki ama, Ortadogu kulturuyle ilgili olabilecegini dusunduk sicakliginin. Sonra o ise gitti, biz de kendimizi New york`u kesfe adadik. 

Couchsurfing/ hospitality club vasitasiyla daha once insanlarla tanismistim, gorustum ama ben de Guven de ilk defa couchsurfing`den buldugumuz birinin evinde kaldik. Cok guzel bir deneyimdi. Sacma sapan yerlere dunyanin parasini vermekten kurtulmanin yaninda, dunyanin baska bir kosesinde bir arkadasimiz var simdi. Umarim bir gun Harry de bizim misafirimiz olur. (guncelleme: yaklasik bir sene sonra Harry`nin kiz arkadasi ve bir arkadasi Viyana`ya ziyaretimize geldiler. Yani artik dunyanin 3 farkli kosesinde 3 tatli arkadasimiz oldu). Ozet, couchsurfing RULEZ! :)

ILK GUN (29 Temmuz 2016)
Ilk gun, tabi ki, gun boyu turistik bolgedeyiz -New york`ta sanirim her yer turistik sayilabilir- ama ilk gun gercekten en merkezdeyiz. Ny`un klasiklerini goruveriyoruz boylece ilk gun. Ny, her yerin insan, araba, gokdelen oldugu bi yer. Aslinda cirkin, ama bi yandan da degisik. Insan ne hissedecegini bilemiyor.

NY`un metro agi cok cilgin. Cok buyuk bir alani kapsiyor ve cok fazla sayida metro hatti iceriyor. Mesafeler uzak, sureler uzun. Yukarda dikkat etmediyseniz, havaalanindan Harry`nin evine gecmek iki bucuk saat surmustu.



Guven hemen en sevdigi is olan yeni bir sehrin metro agini cozmeye koyuldu. Kisa bir sure sonra cozdu de, bana kalsa bolca kaybolurduk. Yaklasik bir hafta kalacagimizdan ve sehri toplu tasima kullanmadan gezmek diye bir secenek de olmadigindan, birer haftalik bilet aldik 30 dolara. Bir haftalik gecerlilik, aldigin gunden basliyor, Viyana`daki gibi sacma bir sekilde haftanin ilk gunu baslamiyor. Bolca da kullandik, hayli hayli hakkini verdik biletin. Bi de aklima gelmisken bahsedeyim, garip bir sekilde, metro tunellerinin ici hamam gibi sicakti. Nedenini tam anlayamadik ama her yerin devasa gokdelenler, bulvarlarla kapli olmasindan dolayi topragin isisini kaybedecek bir yol bulamamasiyla alakali olabilirmis. Bu teori bize mantikli geldi.

New york deyince aklimiza ilk gelen yer olan Empire State binasina en yakin metroyla ulasiyor ve dolanmaya basliyoruz. Guven`in internetten buldugu bir `Walking tour manhattan middletown` rotasini takip ediyoruz. Ilk durak Empire State:




Broadway bulvari uzerinden eristigimiz Times meydani:




Filmlerden gormeye aliskin oldugumuz NYPD otobusu ve alfabenin neredeyse her harfini bunyesinde bulunduran Times square metro istasyonu. 




The New York Times`in 2007`den beri bulundugu binasi: 





Gokdelenlerin aralarindan zar zor gorunen gokyuzu (Ny`ta sokakta yuruyen birinin turist oldugu gokyuzune bakarak yurumesinden anlasilirmis). 




Onundeki aslan figuru ile un sanmis, New York Public Library`ye (nami deger kütüp) yolumuz dusuyor.  Sanilanin aksine, halka acik `ozel` bir kutuphaneymis. Ozel girisimler sayesinde kurulmus ama kamu ve ozel sektorun isbirligi sayesinde bugunki kurumsal yapisina kavusmus. Once kutuphanenin icini geziyoruz, sonra da onundeki parkta yayilip ayaklarimizi dinlendiriyoruz. Kutuphane, huzur verici, mis, serin ve rahatlatici.






New York public library, onunde bulunan Briant park ile kalabalik sehirde nefes alacak bir alan olusturuyor neyse ki. Zaten biraz daraldik gokdelen>bina>insan>tekrar gokdelen gormekten. Parkin kosenindeki sahnede Carmen operasi sahnelenmeye basliyor. Fazla yanasmadan, izlemeye basliyoruz. Modern kostumlu felan degisik bir performans. Cimlerde yayilmis dinlenirken, `of bi bira olsa da icsek` diyoruz. Acaba satan var midir diye saga sola bakiniyoruz. Ama gorunurde kimse satmiyor gibi. Biraz daha etrafi inceleyince, farkediyorum ki, kimse bira icmiyor. Sadece bira da degil, sarap vs icen de yok. O an bana dank etti, Amerika`da ortak alanlarda alkol tuketimi yasak olabilir mi diye. Dogru duzgun arastirip gelmedik ki. Neyse, cok gecmeden bu sorunun cevabinin evet oldugunu ogreniyoruz, uzulerek. Sadece sokakta icmek yasak degil, bir mekanda alinan alkol sadece mekanin sinirlari icerisinde tuketilebiliyor. Bizim icin saka gibi bir uygulama. Viyana kanali kenarinda likir likir icilebilen soguk biralari dusunup, Viyana`yi ozluyoruz bir an :)




 Grand central tren istasyonundayiz.



Garin ici bir muhtesem. Uzun pozlama denemeleri yapiyoruz, sonuc olarak olusan hayalet insanlar:



Bu tren istasyonu, cogu tren istastonuna gore cok ihtisamli. Eskiden oyleymis, tren istasyonlarina onem verilirmis, cunku trenler onemliymis. Bu tren istasyonu bi yandan insan karmasasiyla doluydu ama bi taraftan da sokaktaki gibi bir kosusturma degildi. Oturup saatlerce insanlarin seyredilebilecegi bir kosusturma. NY`tan ayrilmadan tekrar ugramayi kararlastirarak turumuza devam ettik (ama olmadi).


Gunun son duragi diye planlayarak (ama degilmis), henuz gormeden sevecegimden emin oldugum `high line`a gidiyoruz.

High line, New york`un en sevdiğim noktalarından birisi oldu. Devasa beton yığıntıların içinde hayata neşe katan ama bir o kadar da kendine has hikayesi olan bir sehir parki. `Baskalarinin balkonlari` yazimda (surdan), high line`dan bahsettigim kismi alintiliyorum:

Bir varmış bir yokmuş, siyah beyaz Amerikan filmlerindeki gibi bir New york şehri varmış. Şehrin en önemli noktalarından birisi de, sehir ekonomisinin kalbi olan `meatpacking` bölgesi imiş. Bu canlı ve yoğun bölgeye çalışan bir de tren hattı varmış. Zaman geçmiş, bölge önemini yitirmiş, tren yolu şehrin ortasında amaçsızca kalakalmış. Bir grup girişimcinin çabalarıyla, bu apartmanların arasında kıvrıla kıvrıla dolanan tren yolu bir nevi şehir bahçesine çevrilmiş. Şimdi 2.3 km`lik turistik ama aynı zamanda yerel halkın da yoğun olarak uğradığı bir yürüyüş yolu olmuş. High line`la ilgili daha fazla şey okumak isteyenler suraya göz atabilir ve tabi ki google amcaya sorabilir. Söylentilere göre, High line, şehir bölgecilik kitaplarında önemli bir konsept olarak yerini almış bile. Iyi de olmus.

High line
`nin kuzey baslangic noktasindan guneye dogru yurumeye basliyoruz. Gun yavastan kavusuyor, derken yagmur basliyor. Sagda gunes batarken yagmur esliginde hizli adimlarla rotanin korunakli bir yerine ulasiyoruz. Aslinda cok yorgunuz ama ne kadarlik bir yuruyusun sonunda sonuna ulasacagiz bilmiyoruz, sonunu da merak ediyoruz. Boyle boyle, High line`nin en sonuna kadar da yuruyoruz. 



Gokdelenlerin, sikis tepis birbirine sokulan apartmanlarin arasinda kivrila kivrila guneye iniyor High line. Raylarin arasindan fiskirmis bitkiler objektiflerimize takiliyor tabii ki.



High line, zaman zaman sokaklara yukardan baktirtiyor, zaman zaman da bizi evlerin icine sokacakmis hissi veriyor.  Yol ustunde sanat eserleri de var, yol kenardaki bir apartmanin duvarindaki kocaman yazilama: "Blind idealism is reactionary scary deadly."



 Yine bir uzun pozlama denemesi. Bu sefer hayalet olan arabalar, tatil beldeleri postkartlarindaki gibi.


 
High line`da yururken dikkatimizi yuksekte ve kalabalik olan bir teras cekti. High line`nin guney ucunda bir muze varmis, Whitney Museum of American Art. O gormus oldugumuz teras da muzenin balkonuymus megersem. Saat aksam 9, muzenin kapanmasina bir saat var. Hadi dedik binanin icine bakmak icin bi giriverelim. Iyi ki de girmisiz, cuma aksamlari muze girisi "pay as you wish" mis. 1`er dolari "bari hic vermeseydiniz ulen" diye kovalamaya baslarlar mi acaba bizi diye biraz cekinerek de olsa verdik (sonradan ogrendik ki oyle pek de anormal bisey degilmis yaptigimiz). Muzenin terasinda NY`un guzel gece manzarasinin tadina vardik. Oh mis gibi gokdelen :D



Cok dar olan vakitte, hizlica cevreye goz attik. Ilginc eserler vardi, ozellikle fotograflar ilgilimi cekti. Ama pek inceleyemedik maalesef. Artik bi daha ki sefere bu muzeyi daha duzgun gezeriz diye buraya bi not duseyim. Buarada ufak da bir not, Amerika`daki muzelerde Avrupa`daki durumun aksine fotograf cekilebiliyor.


Neyse ki, yorgunluktan bayilmadan eve ulasmayi basariyoruz. 


IKINCI GUN (30 Temmuz 2016)

Ikinci gun "downtown manhattan free walking tour"a katiliyoruz. Rehberimiz John ile takip ettigimiz rota: Wall Street bush statue, sehrin sikisikligina direnen Trinity church, arkasindaki graveyard ve son durak China town.

China town`in karisikligina, cesit cesit degisik degisik yemekli vitrinlerine bayildim:



Mevzu "china" olunca tabi ki pandali sokak tatlilari:


Yagan yagmurla ve kara sular inen ayaklarla, Times square`e ulasiyoruz ve ordan eve yollaniyoruz.


UCUNCU GUN (31 Temmuz 2016)

3.gun City hall metro duraginda inip, Brooklyn koprusunun uzerinden gecip, "Dumbo" denilen bolgede dolanmaya basladik. Dumbo`nun aciliminin "Down Under the Manhattan Bridge Overpass" oldugunu ogrendigimde bayagi sasirdim. Amerika`da hakketen de herseyin altindan bi kisaltma cikabiliyor demek ki diye dusundum. Sonra Dumbo`da Brooklyn koprusunun bacaginin altina kurulmus bir bit/tasarim pazari (Brooklyn Flea) arayip bulduk.

Brooklyn koprusu:



Buralarda bi bit pazari oldugunu, konferanstan donerken trende tanistigim hipster kadin bahsetmisti. Brooklyn Flea pazar haftada 2 kere sehrin 2 farkli yerinde kuruluyomus, o da bu pazarda kiyafet tasarlayip satiyomus. Kendisine selam vermek icin aradim, tren yolculugu sayesinde eglenceli gecmisti (Trump`a felan sovmustu ehehe), ama bulamadim. Sagolsun tavsiyesi sayesinde guzel seyler gormus olduk, hatta bayagi begenerek o zamandan beri severek taktigim gozluk cercevemi de edinmis oldum :)

Karsinizda Brooklyn Flea, yani nami deger Brooklyn Bit :)

Trump demisken, koymasam olmazdi (tabi o zaman kendisinin ve secilme ihtimalinin bir sakadan ibaret oldugunu dusunerek buyuk bir gaflet icerisindeymisiz):


Dumbo`dan cafe Brooklyn Roasting Company'yi bulduk ve birer kocaman kahve ictik. Mekanin kendisi, kahveleri vs cok guzeldi. Oralarda yasasam zirt pirt giderdim heralde. Koprulerin altindan guneye gecip, Brooklyn Bridge parkinda manzarayi seyrettik. Eve donup, Harry ile vedalastik, Guven`in enistesiyle bulusup New Jersey`e gectik. Boston`a gecmeden onceki New york`taki son bikac gunumuzu New Jersey`den gidip gelerek gezecegiz. 


DORDUNCU GUN (1 Agustos 2016)


New jersey`den Penn stationa trenle vardik. Bugun "Walking street art tour" yapiyoruz. Metroyla Central Park`taki Buyuk reservoir golunun etrafinda kisa yuruyus yapip, "street art free walking turu"nu yapacagimiz, son zamanlarda sokak sanatcilarinin favori bolgesine haline donusmus Astoria bolgesindeki bulusma noktasina gittik. Street art turlarini Berlin`de kesfettigimizden beri muptelasiyiz. Gorsel bir solendi, sekil1A`da gorulebilecegi gibi










Ayagimiz yorgun ve midemiz bos olunca, kosar adimlarla Guven`in internetten buldugu hamburger mekanina kosar adimlarla ulastik: Corner Bistro. Fiyatlar cok uygun, bira ve hamburger leziz, ymm.. 



BESINCI GUN (2 Agustos 2016)

9/11 aniti, "Oculus", ve de yikilan ikiz kulelerin yerine yapilan degisik mimarideki "one world trade center"

dayiz.





Kisaca anlatmak gerekirse,  National museum of the Amerikan Indian`a ugruyoruz, Battery park`ta biraz dinlendikten sonra, degisik mimarisiyle unlenmis Flatiron binasina yollaniyoruz. Yol uzerinde ilk gun tesadufen denk gelip artik belledigimiz Mamouns`tan birer shawarma alip karnimizi da bi guzel doyurunca, Flatiron binasinin ilgincligine odaklanabiliyoruz, midemizin gurultusu yerine.




Highline`da dolanirken gozumuze kestirdigimiz mekan Brass monkey`nin terasinda Bilge ve Kivanc`la bulusup, gun batimi, bira ve hos muhabbet ile gunu bitiriyoruz, en tatli halinde.


ALTINCI GUN (3 Agustos 2016)


Bu gunumuzu MET "The Metropolitan Museum of Art"a ayirdik. Bu muzede de "pay as you wish" uygulamasi varmis. Artik ogrendik nasolsa cekinmemek gerektigini, 1`er Dolarlari verdik, aldik biletlerimizi. Cok guzel bir uygulama, bu sayede ustuste istedigin kadar gelebilirsin bu muzeye, ki her geldiginde yeni seyler kesfetmemek icten degil. Viyana`da bir muze girisine 15 Euro civari verince insan, oyle her istediginde, gideyim sunu goreyim diyemiyo. Zaten ben bu muzeye bayildim, sadece girisinin ucuz oldugundan degil tabi :) Rahat 5-6 saat gecirmisizdir, ama artik muze kapandigi icin cikmak zorunda kaldik. Daha zaman ve enerji olsa gezerdim, Misir medeniyeti kismi dahil birsuru kismi pas gecmek zorunda kaldik. Bi daha yolumuz NY`a duserse bolca vakit harcamak isterim.


Misir medeniyetiyle ilgili uygusal bir bagim mi vardir nedir, ergenlikten kalma bir ilgi alani oldugundan heralde, cikmak istemedim o bolumden. Cok fazla eser vardi. Turlar da vardi ama zaman kisitli ve muze devasa oldugundan katilamadim.




Amerikalilar Misir`da baraj altinda kalacak Antik bi sehri komple bu muzeye tasimislar. Nasil ama









MET`in  Central Park`in yesili ile birlesen gokdelen manzarasi ile meshur terasi.




Bi sonraki gun artik Boston`a devam etmek uzere NY`tan ayriliyoruz. Son gunumuzde, Ozgurluk heykelini gormek icin, Whitehall ferry istasyonundan Staten Island'a giden feribotuna bindik, karsiya gidip gelmek ve yolda manzaranin tadini cikarmak icin. Vapur saatleri surda yaziyor, biz cok guzel bir saatte gidip gelmisiz (aksam 8`deki vapura bindik), gun batimi  muhtesemdi, giderken gunes tam batmak uzereydi (bknz. asagidaki manzara), donuste de alacakaranlikti. Bu vapurlar bedava buarada. "Yok bedava degildir, Amerika bura ya" derken, bi kurus vermeden gittik geldik :) 







Artik Boston yolcusuyuz. (Not: bu yaziyi tamamlamam bu kadar uzun surmusken (neredeyse 2 sene), Boston ve Washington DC yazilarini artik ne zaman yazarim ya da yazar miyim bilmiyorum. Kismet bu isler!)

Son olarak, Amerika/ New york ile ilgili genel izlenimler ile bitireyim:
-Marketlerde, magaza virtinlerinde esyalarin fiyati yazmiyor. Yazsa da hersey vergisiz haliymis, uzerlerine vergi eklemek gerekiyor asil fiyat icin. Vergi miktari da eyaletten eyalete degisiyor.



-Cogu mekanda sadece nakit para geciyor, o yuzden bazi bazi mekanlarin ya da marketlerin icinde bankamatikler gorduk.


-Sehrin icinde buyuk supermarketler yok denecek kadar az, onun yerine bakkal, bakkaldan biraz buyuk marketler vardi. Ama celiski iste, birsuru kocaman kozmetik-eczane`ler (store-pharmacies) vardi.


-Avusturya`da devamli "Acaba simdi su olsa, soyle nasil derim Almanca?" kafasindayim. Bu dil gerginligini Amerika`da hic yasamadim. Tamam Ingilizce de anadilimiz degil sonucta ama ana dil ile yabanci dil arasi gibi olmus demek ki, bana boyle bi rahatlik geldi Amerika`da. Bunu farkedince de, Viyana`da kendimi aslinda ne kadar kastigimi anladim. Hal boyle olunca da, yalanci bi evde olma hissi geldi, Turkiye`deki kendini rahatca ifade etebilmenin getirdigi rahatlamaya biraz benzer bi his. 


-Public tuvaletler beles, oley be!


-Avrupadaki tarihi binalarin ustunde neredeyse hic yakin tarih dilleri gormezken, Amerikadaki binalar uzerinde Ingilizce yazilar vardi. Yeni dunya olmak..


-Insan gunluk hayatin akisinda daha az gozlemlese de, turistken metroda lokal insanlari gozlemlemeyi cok severim. Yargilamak icin degil ama, NY`da neredeyse herkes telefonlariyla oynayip muzik dinliyordu, kitap-gazete okuyan pek gormedik.  

-Kilolu insan orani bayagi fazlaydi. Bizdeki gibi genelde olan yasli teyze tombullugu gibi degil de, genclerde de kiloluluk dikkatimi cekti.



-Turkiye ile gozlemledigimiz ortak noktalar:

       *Herkes de son model ayfonlar telefonlar var, o acidan bayagi bi Turkiye gibi. Gerci Amerika`da teknoloji urunleri daha alinabilir, o da ayri.
       *Metroda ve sehrin heryerinde insaat var.
       *Insanlar yuksek sesle konusuyor genelde. 
       *Sokak saticilari, arabalarda satilan isporta ucuz yemekleri ozlemisiz, NY`da rice&chicken`lar kurtaricimiz oldular.

Mart 2018, Gülsah

No comments:

Post a Comment